TTK Çerçevesinde Acentelik ve Distribütörlük

TTK Çerçevesinde Acentelik ve Distribütörlük

TTK Çerçevesinde Acentelik ve Distribütörlük

09 Şubat 2026
TTK Çerçevesinde Acentelik ve Distribütörlük

Yazarlar: Şirketler Hukuku Departmanı, Av. Mustafa Şahin

Giriş

Ticari dağıtım ilişkileri, üretici/sağlayıcı ile piyasa arasındaki bağlantının kurulmasını sağlayan sürekli sözleşme modelleri üzerinden yürür. Bu modellerin bir kısmı kanun koyucu tarafından “tipik sözleşme” olarak detaylı düzenlenmiş; bir kısmı ise piyasa pratiği içinde şekillenerek hukuk düzeninde ağırlıklı olarak sözleşme serbestisi ve kıyas yoluyla çözümlenen “atipik” ilişkiler halinde var olmuştur. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (“TTK”), bu ayrımın en belirgin göründüğü alanlardan birinde, acenteliği kapsamlı bir rejime bağlarken (TTK m. 102-123), distribütörlük/tek satıcılık ilişkilerini genel bir kodifikasyona tabi tutmamıştır. Tek satıcılık sözleşmelerinin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (“TBK”) dahil yürürlükteki mevzuatta düzenlenmemiş bir sözleşme türü olduğu; uygulamada “genel distribütörlük” veya “ana bayilik” gibi adlandırmalarla da anıldığı vurgulanmaktadır.

Bununla birlikte TTK, distribütörlük ve tek satıcılık ilişkilerini tamamen düzenleme dışı bırakmış da değildir. Kanun koyucunun TTK m. 122/5 ile kurduğu düzenleme, özellikle sözleşme sona erdikten sonra ortaya çıkan “müşteri çevresi (portföy) değeri” ve bunun sözleşme sonrasında kimin yararına çalışacağı sorununda, tek satıcılık ilişkileri bakımından doğrudan etkili bir normatif temas noktası oluşturur. Bu hükmün, portföy tazminatı talebine kanuni zemin sağladığı ve kavram karmaşasını azaltan bir işlev gördüğü özellikle belirtilmektedir.

I. Acentelik: TTK m. 102-123 ile kurulan yapı

TTK, acenteliği tacir yardımcıları içinde, bağımsızlık unsurunu merkez alan bir kurum olarak düzenler. TTK m. 102’ye göre acente; işletmeye bağlı bir hukuki konuma sahip olmaksızın, bir sözleşmeye dayanarak, belirli bir yer veya bölge içinde sürekli olarak ticari işletmeyi ilgilendiren sözleşmelerde aracılık etmeyi veya bunları tacir adına yapmayı meslek edinen kişidir. Tanım, acentelik ilişkisinin yalnızca “iş getirme” faaliyetinden ibaret olmadığını; sürekli nitelikte, belli bir coğrafi/müşteri çevresi sınırına bağlanan ve müvekkilin sözleşme ilişkilerine profesyonel biçimde katkı sunan bir organizasyonu işaret ettiğini gösterir.

Acenteliğin bağımsız niteliği, TTK m. 102/2’deki tamamlayıcı rejim ile de pekişir. Kanunda hüküm bulunmayan hallerde, aracılık eden acenteler bakımından TBK’nın simsarlık; sözleşme yapan acenteler bakımından komisyon hükümlerinin, bunlarda da hüküm bulunmayan hallerde vekâlet hükümlerinin uygulanacağı kabul edilmiştir. Bu düzenleme, bir yandan acenteliği TTK’nın özel hükümleriyle korurken, diğer yandan sözleşme ilişkisinin genel borçlar hukuku içinde “tamamlanabilir” olmasını sağlar.

TTK m. 103, acentelik hükümlerinin uygulama alanını belirli kişi ve ilişkilere genişletebilen bir çerçeve sunar. Bu genişletici etki, özellikle acentelikte sözleşme sonrası koruma mekanizmaları bakımından pratik önem taşır; zira acenteliğe bağlanan bazı sonuçlar, m. 103 kapsamına giren ilişkilerde de tartışma konusu olabilir.

Acentelikte “inhisar” meselesi ise TTK m. 104 ile bir kural-istikrar ilişkisi şeklinde kurulmuştur. Yazılı olarak aksi kararlaştırılmadıkça, müvekkilin aynı yer/bölge içinde aynı ticaret dalı için birden fazla acente atamaması ve acentenin de aynı yer/bölgede rekabet halinde bulunan birden çok işletme hesabına acentelik yapamaması esası kabul edilmiştir. Bu hüküm, acentelik sözleşmesinin iktisadi mantığıyla uyumludur: acente, müvekkilin ürün/hizmetlerinin sürümünü artırmak ve müşteri çevresini geliştirmek üzere belirli bir sahaya yatırım ve emek koyarken, aynı sahada birden fazla acente ile çalışılması acentenin teşviklerini zayıflatabilir. TTK m. 104, bu riski “varsayılan” bir münhasırlık kurgusuyla bertaraf eder; ancak taraflara yazılı anlaşma ile farklı bir düzen kurma imkânı da tanır.

Acentenin yetki ve sorumlulukları bakımından TTK m. 105-112, acenteyi uygulamada çoğu zaman “müvekkilin dış dünyaya açılan yüzü” haline getiren bir çerçeve kurar. Acente, aracılık ettiği veya yaptığı sözleşmelerle ilgili ihtar, ihbar ve protesto gibi hakkı koruyan beyanları müvekkil adına yapmaya ve bunları kabule yetkilidir; bu sözleşmelerden doğacak uyuşmazlıklarda müvekkil adına dava açabileceği gibi kendisine karşı da aynı sıfatla dava açılabilir. Yetki sınırlarının aşılması halinde sorumluluğun acenteye yönelmesi (TTK m. 108) ise dış dünyada kurulan sözleşme ilişkilerinde temsil/kurma yetkisinin titizlikle tanımlanması gerektiğini ortaya koyar.

Acentenin borçları (TTK m. 109-112) içinde özellikle iki eksen dikkat çeker: menfaatleri koruma/özen ve bilgi akışı. Acente, müvekkilinin işlerini görmek ve menfaatlerini korumakla; piyasa, müşteri ve koşullara ilişkin müvekkili zamanında bilgilendirmekle yükümlüdür. Bu çerçevede acentelik, yalnızca “aracılık” değil; müvekkilin ticari risk yönetimini destekleyen bir sözleşme ilişkisi olarak işlev görür. Müvekkilin borçları (TTK m. 120) ise belgelerin sağlanması, gerekli bilgilendirmenin yapılması ve acentenin hak ettiği ücretin ödenmesi gibi unsurlarla bu işbirliği modelini tamamlar.

Bu sistemin “en kritik” bölümü, çoğu zaman sözleşmenin sona ermesinden sonra gündeme gelen iki müessese etrafında şekillenir: denkleştirme istemi (TTK m. 122) ve rekabet yasağı anlaşması (TTK m. 123).

II. Denkleştirme Tazminatı

TTK m. 122, acentelik sözleşmesinin sona ermesinden sonra taraflar arasındaki ekonomik dengenin korunmasını amaçlayan özel bir tazminat mekanizması öngörür. Bu düzenleme, klasik anlamda bir zarar tazmini niteliği taşımaktan ziyade, sözleşme süresince acentenin emek ve organizasyonuyla oluşturulan müşteri çevresinin değerinin sözleşme sonrasında tek taraflı olarak müvekkilin uhdesinde kalmasını önlemeye yönelik bir “denge kurma” fonksiyonu taşır. Başka bir ifadeyle denkleştirme istemi, acentenin sözleşme süresince işletmeye kazandırdığı müşteri potansiyelinin, sözleşme sona erdikten sonra da müvekkil lehine ekonomik değer üretmeye devam etmesi karşısında, bu değerin makul bir kısmının acenteye yansıtılmasını amaçlayan sui generis bir taleptir.

Kanun koyucu, bu talebin doğumu için üç temel unsurun birlikte gerçekleşmesini aramıştır. Öncelikle, acentenin kazandırdığı yeni müşteriler veya önemli ölçüde geliştirdiği müşteri ilişkileri sayesinde müvekkilin sözleşme sona erdikten sonra da önemli menfaatler elde etmeye devam etmesi gerekir. İkinci olarak, sözleşmenin sona ermesi sebebiyle acentenin, sözleşme devam etseydi bu müşteri çevresi üzerinden elde edebileceği komisyon veya ücret gelirlerinden mahrum kalması aranır. Son olarak ise, somut olayın tüm özellikleri dikkate alındığında, denkleştirme yapılmasının hakkaniyete uygun düşmesi gerekir. Bu üçüncü unsur, denkleştirme isteminin otomatik bir hak olarak doğmasını engelleyen ve her somut olayda ekonomik gerçekliğin dikkate alınmasını sağlayan temel denge unsurudur.

Denkleştirme istemi, sözleşmenin sona ermesinden itibaren bir yıl içinde ileri sürülmediği takdirde düşer. Bu süre, hakkın varlığına ilişkin değil, kullanılmasına ilişkin olup, uygulamada çoğu kez tarafların sona erme aşamasındaki müzakerelerinde belirleyici rol oynar.

III. Rekabet Yasağı Anlaşması (TTK m. 123)

TTK m. 123, acentelik sözleşmesinin sona ermesinden sonraki döneme ilişkin rekabet yasağı anlaşmalarını açık ve ayrıntılı biçimde düzenler. Hüküm, acentenin sözleşme sonrası dönemde korunmasını amaçlayan ve Avrupa Birliği düzenlemeleriyle paralel bir sistem kurar.

Kanun koyucu, rekabet yasağı anlaşmasının geçerliliğini sıkı şekil ve içerik şartlarına bağlamıştır. Buna göre anlaşmanın yazılı şekilde yapılması ve rekabet yasağı hükümlerini içeren, müvekkil tarafından imzalanmış bir belgenin acenteye verilmesi zorunludur. Rekabet yasağı, yalnızca acenteye bırakılmış olan bölge veya müşteri çevresi ile acentenin aracılık ettiği sözleşmelerin konusu ile sınırlı olabilir. Süre bakımından ise rekabet yasağı en fazla iki yıl için öngörülebilir; bu sürenin aşılması hâlinde sınırlama geçersiz olur.

Ayrıca rekabet yasağının geçerli olabilmesi için müvekkilin, rekabet sınırlaması karşılığında acenteye uygun bir tazminat ödemesi gerekir. Bu tazminat öngörülmeksizin getirilen rekabet yasağı sınırlamaları, kanunun aradığı dengeyi sağlamadığından geçerlilik kazanmaz.

IV. Distribütörlük/Tek Satıcılık: Acentelikten Ayrılan Yönler

Distribütörlük ilişkileri, sağlayıcının ürün/hizmetlerinin belirli bir pazarda sürümünü artırmaya yönelik sürekli bir işbirliği modelidir. Tek satıcılık ise, distribütörlükte belirli bir bölge veya müşteri çevresi bakımından “tekel hakkı” veya fiili münhasırlık düzeninin öne çıktığı bir görünüm olarak karşımıza çıkar. Ancak tek satıcılık sözleşmesi, acenteliğin aksine TTK’da bütüncül bir rejime bağlanmış değildir; bu nedenle uyuşmazlıkların çözümünde sözleşme hükümleri ve somut olayın niteliği belirleyici rol oynar.

Tek satıcılık sözleşmesinin sui generis niteliği ve mevzuatta düzenlenmemişliği, uygulamada iki önemli sonuç doğurur. Birinci sonuç, tarafların sözleşmede kurduğu mimarinin (münhasırlık, satış kanalları, stok, satış sonrası hizmet, pazarlama yatırımları, veri/CRM kullanımı, markaya ilişkin yükümlülükler ve fesih rejimi) uyuşmazlıkların kaderini belirlemesidir. İkinci sonuç ise, sözleşme sona erdiğinde ortaya çıkan “müşteri çevresi” tartışmasının, sözleşme ihlali tazminatından farklı bir zeminde, çoğu zaman portföy değerinin sözleşme sonrası akıbeti üzerinden yürümeye elverişli olmasıdır. Bu noktada tek satıcının portföy tazminatı talebinin, sözleşme sonrası dönemde müşteri çevresinin sağlayıcı lehine işlemeye devam etmesiyle bağlantılı bir menfaat dengesi tartışması olduğu; tek satıcılıkta portföy tazminatı talebinin de bu çerçevede ele alındığı ifade edilmektedir.

V. TTK m. 122/5: Tek Satıcılıkta Portföy Tazminatının Kanuni Zemini

TTK m. 122/5, denkleştirme isteminin “hakkaniyete aykırı düşmedikçe, tek satıcılık ile benzeri diğer tekel hakkı veren sürekli sözleşme ilişkilerinin sona ermesi hâlinde de uygulanacağını” öngörür. Bu hüküm, tek satıcılık ilişkileri bakımından portföy tazminatı tartışmasına doğrudan kanuni bir dayanak kazandırması bakımından önem taşır.

6102 sayılı Kanun’dan önce, tek satıcılık sözleşmelerinde portföy tazminatı talebi esas olarak doktrin ve yargı içtihatları çerçevesinde şekillenmekteydi. TTK m. 122/5 ile birlikte, bu talebin yalnızca kıyas yoluyla değil, kanun metninin açık yönlendirmesiyle değerlendirilmesi mümkün hâle gelmiş; böylece sözleşme sonrası müşteri çevresine ilişkin uyuşmazlıklarda daha belirgin bir hukuki zemin oluşturulmuştur. Bu yönüyle hüküm, tek satıcılık ilişkilerinin tamamını düzenlemeksizin, özellikle sözleşme sonrası döneme ilişkin portföy değerine dair uyuşmazlıklarda belirleyici bir rol üstlenir.

Bununla birlikte, m. 122/5 tek satıcı lehine otomatik bir tazminat hakkı tanımamaktadır. Hükümde yer alan “hakkaniyet” ölçütü, denkleştirme isteminin her somut olayda ayrıca değerlendirilmesini zorunlu kılar. Bu kapsamda, tek satıcının gerçekten kayda değer bir müşteri çevresi oluşturup oluşturmadığı, sağlayıcının bu çevreden sözleşme sonrasında önemli menfaat sağlamaya devam edip etmediği ve tek satıcının sözleşmenin sona ermesi nedeniyle ekonomik bir kayba uğrayıp uğramadığı hususları birlikte ele alınır.

Bu nedenle tek satıcılıkta portföy tazminatı, salt sözleşmenin sona ermiş olmasına dayalı bir talep değil; müşteri çevresinin oluşumuna yapılan katkı, sözleşme sonrası devam eden menfaat ve hakkaniyet ölçütü çerçevesinde yapılacak somut bir değerlendirme sonucunda gündeme gelebilecek özel bir denkleştirme talebi niteliği taşır.

Sonuç

TTK, acentelik ilişkisini ayrıntılı ve koruyucu bir rejime bağlarken, distribütörlük ve tek satıcılık sözleşmelerini tipik sözleşme olarak düzenlememiş; bu alanı büyük ölçüde sözleşme serbestisine ve somut olay değerlendirmesine bırakmıştır. Bununla birlikte, TTK m. 122/5 ile tek satıcılık ilişkilerinin özellikle sözleşme sonrası döneme ilişkin en önemli uyuşmazlık başlıklarından biri olan portföy tazminatı bakımından açık bir kanuni dayanak oluşturulmuştur.

Bu çerçevede uygulamada, acentelik ve distribütörlük ilişkilerinin doğru nitelendirilmesi, sözleşmenin kurulma ve sona erme aşamalarında tarafların hak ve yükümlülüklerinin doğru kurgulanması bakımından belirleyici önem taşır. Özellikle münhasırlık, fesih rejimi, müşteri çevresine ilişkin haklar ve sözleşme sonrası yükümlülükler gibi konuların sözleşmede açık ve dengeli şekilde düzenlenmesi, ileride ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi açısından kritik rol oynar.

Bu nedenle uygulamada çoğu uyuşmazlığın kaynağı, taraflar arasındaki ilişkinin acentelik mi yoksa tek satıcılık mı olduğunun doğru tespit edilememesi ve sözleşme mimarisinin bu ayrım gözetilmeksizin kurulmasıdır. Oysa sözleşmenin hukuki niteliği, yalnızca sözleşme süresindeki hak ve borçları değil; sözleşme sona erdiğinde tarafların karşılaşacağı en önemli mali sonuçlardan biri olan denkleştirme/portföy tazminatı riskini de doğrudan belirlemektedir.

Güncel Bilgilerden Haberdar Olun

Bilgi Havuzu & Haberler