Yatırım Fonlarının Tasfiyesinde Yatırımcıların Hakları ve Portföy Yönetim Şirketlerinin Sorumluluğu

Yatırım Fonlarının Tasfiyesinde Yatırımcıların Hakları ve Portföy Yönetim Şirketlerinin Sorumluluğu

Yatırım Fonlarının Tasfiyesinde Yatırımcıların Hakları ve Portföy Yönetim Şirketlerinin Sorumluluğu

02 Ekim 2026
Yatırım Fonlarının Tasfiyesinde Yatırımcıların Hakları ve Portföy Yönetim Şirketlerinin Sorumluluğu

Eylül 2026’da bazı yatırım fonlarının tasfiyesine karar verilmesi, katılma payı sahiplerinin tasfiye sürecindeki hakları ile fonun tasfiye öncesindeki yönetiminden doğabilecek sorumlulukların birlikte değerlendirilmesini gerekli kılmıştır. Yatırımcı bakımından önem taşıyan husus, tasfiye sonucunda mevcut fon malvarlığından alacağı tutarın yanı sıra, hukuka aykırı bir işlem nedeniyle ayrıca bir talepte bulunup bulunamayacağı ve böyle bir talebin kime karşı ileri sürülebileceğidir.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun (“SPK”) 18 Eylül 2026 tarihli açıklamasında, 2025 yılının son çeyreğinde özellikle serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla fiili dolaşım oranı düşük bazı paylarda gözlemlenen ve ekonomik verilerle açıklanamayan fiyat hareketlerine dikkat çekilmiştir. Kurul, alınan düzenleyici tedbirlerin amaçları arasında yatırımcı tasarruflarının korunmasını, şeffaflığın artırılmasını ve manipülasyon ile finansal istikrara yönelik risklerin azaltılmasını göstermiştir.

Yatırım Fonunun Hukuki Yapısı ve Katılma Payı Sahibinin Konumu

6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun (“Kanun”) 52. maddesi uyarınca yatırım fonu, tasarruf sahiplerinden katılma payı karşılığında toplanan para veya diğer varlıklarla, tasarruf sahipleri hesabına ve inançlı mülkiyet esaslarına göre işletilen, tüzel kişiliği bulunmayan bir malvarlığıdır. Katılma payı sahibinin hak ve yükümlülüklerinin değerlendirilmesinde fonun bu hukuki yapısı esas alınmalıdır.

Kanun’un 53. maddesi ve Yatırım Fonlarına İlişkin Esaslar Tebliği’nin (III-52.1) (“III-52.1 sayılı Tebliğ”) 5. maddesi uyarınca fon malvarlığı, kurucunun ve portföy saklayıcısının malvarlığından ayrıdır. Fonun tüzel kişiliğinin bulunmaması, fon malvarlığının ayrı olarak korunmasına ve yalnızca fonun amacı doğrultusunda kullanılmasına engel değildir. Bu nedenle katılma payı sahibinin hukuki konumu değerlendirilirken anonim şirket pay sahipliğine ilişkin esasların doğrudan uygulanması yerine, yatırım fonlarına özgü temsil ve malvarlığı yapısının dikkate alınması gerekir.

Kurucu portföy yönetim şirketi, fonu kuran ve mevzuatla kurucuya yüklenen görevleri yerine getiren şirkettir. Fon portföyünün yönetiminin başka bir portföy yöneticisine bırakılması halinde, kurucu ile portföy yöneticisinin görev ve sorumluluklarının birbirinden ayrılması gerekir. Portföy saklayıcısı ise fon varlıklarının saklanmasının yanı sıra mevzuatta öngörülen kontrol ve gözetim görevlerini yerine getirir. Bu ayrım, somut olayda hangi yükümlülüğün hangi kişi veya kuruma ait olduğunun belirlenmesi bakımından önemlidir.

Tasfiye Süreci ve Katılma Payı Sahiplerine Yapılacak Ödemeler

17 Eylül 2026 tarihli SPK kararları kapsamında bazı yatırım fonlarının tasfiyesine karar verilmiş ve tasfiye sürecinde uygulanacak özel usul ve esaslar belirlenmiştir. Kurulun 2026/61 sayılı Bülteni uyarınca yatırımcıların katılma payı kayıtlarının Merkezi Kayıt Kuruluşu AŞ (“MKK”) ve ilgili bankalar arasında mutabakata bağlanması, fon portföyündeki finansal varlıkların Takasbank nezdinde saklanması ve portföyün yatırımcı menfaati, piyasa derinliği ve likidite koşulları dikkate alınarak nakde çevrilmesi öngörülmüştür.

Kurul Karar Organı’nın 20 Eylül 2026 tarihli ve 59/1710 sayılı kararıyla, tasfiye usul ve esaslarının A/8 maddesinde yer alan üç aylık süre altı aya çıkarılmış, diğer hükümler ise korunmuştur. SPK, söz konusu değişikliğin fonların portföy yapıları ve piyasa koşulları dikkate alınarak varlıkların daha uygun koşullarda satılabilmesine imkan sağlamak amacıyla yapıldığını açıklamıştır. Bu süre, tasfiyenin zorunlu olarak altı ay devam edeceği anlamına gelmemekte olup, süreç koşullara bağlı olarak daha erken tamamlanabilir.

SPK’nın 28 Eylül 2026 tarihli açıklamasında, tasfiyeye konu fonlara ilişkin bazı alım ve satım talimatlarının durumu da açıklığa kavuşturulmuştur. Buna göre 17 Eylül 2026 tarihinde fonların TEFAS üzerinden alım ve satım işlemlerine kapatılması nedeniyle aynı tarihte TEFAS’a iletilen ve platform tarafından iptal edilen talimatların sahiplerine, tasfiye bakiyesinden katılma payı sahipliği oranında ödeme yapılacaktır. Ayrıca 16 Eylül 2026 tarihi ve öncesinde TEFAS’a iletilmiş olmakla birlikte ilgili fonun temerrüdü veya fiyat açıklamaması nedeniyle gerçekleştirilemeyen talimatların da tasfiye usul ve esaslarının A/6 hükmü kapsamında tasfiyeye dahil olduğu belirtilmiştir.

30 Eylül 2026 tarihli ve 64/1775 sayılı Kurul kararıyla, 17 Eylül 2026 tarihli kararlar kapsamında tasfiyeye alınan fonların bir kısmı bakımından ek bir ara ödeme usulü belirlenmiştir. 2026/67 sayılı SPK Bülteni’nde yer alan düzenlemeye göre, mutabakatı tamamlanan hak sahipleri için MKK tarafından belirlenen net yatırım tutarı esas alınacak ve her bir yatırımcıya her bir fon bakımından yapılacak ara ödeme 1 milyon TL ile sınırlı olacaktır. Net yatırım tutarı 1 milyon TL’nin altında olan yatırımcılara bu tutarın tamamı, 1 milyon TL veya üzerinde olan yatırımcılara ise en fazla 1 milyon TL ara ödeme yapılacaktır. Ara ödeme nihai tasfiye alacağına mahsup edilecek, katılma paylarının iadesi ise nihai ödeme sırasında gerçekleştirilecektir. Söz konusu usulün öncelikle para piyasası fonları bakımından uygulanması öngörülmüştür.

Aynı Bülten’de yer alan 64/1770 sayılı Kurul kararıyla, tasfiyeye konu fonların bir bölümü bakımından para piyasası fonlarına öncelik verilmesi ve bu fonların yatırımcı sayısı fazla olandan az olana doğru tasfiye edilmesi yönünde bir sıra belirlenmiştir. Ara ödeme usulü ile tasfiye sırasına ilişkin bu düzenlemelerin kapsamları birbirinden farklı olduğundan, her iki düzenlemenin de tasfiyeye konu bütün fonlar bakımından uygulanacak genel kurallar olarak değerlendirilmemesi gerekir.

SPK’nın 1 Ekim 2026 tarihli duyurusuyla tasfiye kapsamındaki fonlar bakımından ayrıca “İsteğe Bağlı İade Hesapları” oluşturulmuştur. Tasfiye kararından önce gerçekleştirdikleri katılma payı satışları sonucunda fahiş kazanç elde eden ve bu kazancı gönüllü olarak iade etmek isteyen kişiler tarafından yatırılan tutarların, her bir fon için ayrı hesaplarda izlenmesi öngörülmüştür. Duyuruya göre söz konusu tutarlar yalnızca ilgili fonun tasfiye malvarlığına dahil edilecek, başka bir fon veya hesaba aktarılamayacak ve ilgili fonun katılma payı sahiplerine tasfiye kapsamında yapılacak ödemelerde kullanılacaktır.

Fonun Yönetiminden ve Saklanmasından Doğan Yükümlülükler

Kurucu ve Portföy Yöneticisinin Yükümlülükleri

Kanun’un 52. maddesinin üçüncü fıkrası ve III-52.1 sayılı Tebliğ’in 9. maddesi uyarınca kurucu, fonu katılma payı sahiplerinin haklarını koruyacak şekilde temsil etmek, yönetmek veya yönetimini denetlemek ve fon faaliyetlerinin fon dokümanlarına uygun şekilde yürütülmesini sağlamakla sorumludur. Portföy yöneticiliği dahil olmak üzere dışarıdan hizmet alınması kurucunun bu sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Fon yönetiminin başka bir portföy yöneticisine bırakılması halinde ise yöneticinin kendi faaliyet ve yükümlülük ihlallerinden doğabilecek sorumluluğu ayrıca değerlendirilmelidir.

Kanun’un 55. maddesine dayanılarak çıkarılan III-55.1 sayılı Portföy Yönetim Şirketleri ve Bu Şirketlerin Faaliyetlerine İlişkin Esaslar Tebliği’nin (“PYŞ Tebliği”) 10. maddesi uyarınca portföy yönetim şirketleri, faaliyetlerini hizmet sundukları kişilerin çıkarlarını ve piyasanın bütünlüğünü gözeterek adil ve dürüst biçimde yürütmekle yükümlüdür. Bu kapsamda şirketlerin çıkar çatışmalarını mümkün olduğunca önleyecek veya etkilerini azaltacak bir organizasyon yapısı ve karar alma süreci oluşturmaları, yazılı bir çıkar çatışması politikası benimsemeleri ve önlenemeyen çıkar çatışmalarında hizmet sundukları kişilere adil davranmaları gerekir. PYŞ Tebliği’nin 21. maddesi ise yönetici ve personelin faaliyetlerini mesleki özen ve titizlikle yürütmesine ilişkin yükümlülükleri düzenlemektedir.

PYŞ Tebliği’nin 11. ve 12. maddelerinde yer alan iç kontrol ve risk yönetimine ilişkin düzenlemeler de bu yükümlülüklerin şirket bünyesinde etkin biçimde yerine getirilmesini amaçlamaktadır. Risk yönetimi faaliyetlerinin portföy yönetiminden sorumlu birimden bağımsız olarak yürütülmesi ve fonların maruz kaldığı risklerin düzenli şekilde ölçülmesi, izlenmesi ve kontrol edilmesi gerekir. Portföy yoğunlaşması, likidite riski, düşük fiili dolaşıma sahip paylara yapılan yatırımlar ve ilişkili taraf işlemleri bu kapsamda özellikle dikkate alınması gereken alanlar arasındadır.

Ağustos 2026’da Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber’de yapılan değişikliklerle, tek bir ihraççıya yapılabilecek yatırımlara ilişkin limitlerin fiili dolaşım oranı esas alınarak yeniden belirlenmesi, serbest fonların belirli işlemlerine yönelik yeni sınırlamalar getirilmesi ve risk yönetimine ilişkin ek yükümlülükler öngörülmesi de aynı düzenleyici yaklaşımın devamı niteliğindedir. SPK, söz konusu değişikliklerin özellikle sistemik risklerin azaltılması ve fonlar aracılığıyla ortaya çıkabilecek olağandışı fiyat hareketlerinin sınırlandırılması amacı taşıdığını açıklamıştır.

Portföy Saklayıcısının Yükümlülükleri

Portföy Saklama Hizmetine ve Bu Hizmette Bulunacak Kuruluşlara İlişkin Esaslar Tebliği’nin (III-56.1) (“III-56.1 sayılı Tebliğ”) 5. maddesi uyarınca portföy saklayıcısı, yatırım fonu katılma paylarının ihracı ve itfasının mevzuata ve fon içtüzüğüne uygunluğunu, birim katılma payı değerinin ilgili değerleme esasları çerçevesinde hesaplanmasını ve fon işlemlerinin ilgili mevzuata uygun şekilde gerçekleştirilmesini kontrol etmekle yükümlüdür.

Kanun’un 56. maddesinin ikinci fıkrası ve III-56.1 sayılı Tebliğ’in 11. maddesi uyarınca portföy saklayıcısı, kendi yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle portföy yönetim şirketine ve katılma payı sahiplerine verdiği zararlardan sorumludur. Bu sorumluluğun kapsamı, portföy saklayıcısına mevzuatla yüklenen saklama, kontrol ve gözetim görevleri dikkate alınarak belirlenmelidir.

Bununla birlikte portföy saklayıcısının sorumluluğu, fonun yatırım performansının veya piyasa fiyatlarının garanti edilmesi sonucunu doğurmaz. III-56.1 sayılı Tebliğ’in 11. maddesi uyarınca portföyün yönetiminden veya piyasa fiyat hareketlerinden kaynaklanan zararlar portföy saklayıcısının sorumluluğu kapsamında değildir. Ancak zararın portföy yönetimiyle bağlantılı bir işlem sonucunda ortaya çıkmış olması, portföy saklayıcısının kendi saklama, kontrol veya gözetim yükümlülüklerini ihlal edip etmediğinin ayrıca incelenmesine engel değildir. Bu nedenle portföy saklayıcısının sorumluluğu, kendisine ait yükümlülüğün ihlal edilip edilmediği ve söz konusu ihlal ile meydana gelen zarar arasındaki illiyet bağı esas alınarak değerlendirilmelidir.

Yatırım Fonlarının Tasfiyesinde Yatırımcı Hakları, Fon Zararı ve Özel Hukuk Sorumluluğu

Yükümlülük İhlali ile Zarar Arasındaki İlliyet Bağı

Fonun zarar etmiş veya tasfiyeye alınmış olması tek başına özel hukuk sorumluluğunun doğması için yeterli değildir. Sermaye piyasası araçlarının değer kaybetmesi, yatırım stratejisinin beklenen sonucu vermemesi veya piyasa ve makroekonomik koşullar nedeniyle fon değerinde azalma meydana gelmesi yatırım faaliyetinin olağan riskleri kapsamında kalabilir. Portföy yönetim şirketinin veya portföy saklayıcısının sorumluluğundan söz edilebilmesi için, ilgili kişi veya kuruma yüklenebilecek somut bir yükümlülük ihlalinin, bu ihlal sonucunda meydana gelen zararın ve ihlal ile zarar arasındaki uygun illiyet bağının ortaya konulması gerekir.

Buna karşılık fonun içtüzüğünde veya izahnamesinde belirlenen yatırım stratejisine aykırı işlemler gerçekleştirilmesi, mevzuatta öngörülen portföy sınırlamalarına uyulmaması, risk yönetim sisteminin gereği gibi işletilmemesi, çıkar çatışmalarının yatırımcıların aleyhine sonuç doğurması, değerleme esaslarına aykırı uygulamalarda bulunulması veya fon malvarlığının amacı dışında kullanılması halinde ortaya çıkan zararın yalnızca yatırım faaliyetinin olağan sonucu olarak değerlendirilmesi mümkün olmayabilir.

Bu durumda öncelikle tespit edilen yükümlülük ihlalinin meydana gelen zarara etkisinin belirlenmesi gerekir. Zararın olağan piyasa koşullarından kaynaklanan kısmı ile ilgili yükümlülük ihlaline bağlanabilen kısmı birbirinden ayrılmalı, ardından söz konusu zarara ilişkin talebin kime ait olduğu ve tazminatın kime ödenmesi gerektiği değerlendirilmelidir.

Fon Malvarlığında Meydana Gelen Zararın Karşılanması

Fon varlıklarının hukuka aykırı olarak gerçek değerinin altında elden çıkarılması gibi bir işlem sonucunda, zarar öncelikle fon malvarlığında meydana gelir. Fon malvarlığındaki bu azalmanın katılma payı değerini düşürmesi, yatırımcılar bakımından da ekonomik bir kayba yol açabilir. Bununla birlikte fon malvarlığında meydana gelen zararın katılma payı değerini etkilemiş olması, her bir yatırımcının bu zararın kendi payına düşen kısmını doğrudan kendi adına talep edebileceği sonucunu tek başına doğurmaz. Böyle bir talebin değerlendirilmesinde fon malvarlığının ayrı niteliği, kurucunun fon hesabına hareket etmesi ve katılma payı sahibinin fonla olan hukuki ilişkisi birlikte dikkate alınmalıdır.

Kanun’un 52. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca portföy yönetim şirketi, fon varlıkları üzerinde kendi adına ve fon hesabına tasarrufta bulunmakta ve bu varlıklardan doğan hakları kullanmaktadır. Maddenin dördüncü fıkrasında ise portföy yönetim şirketi ile katılma payı sahipleri arasındaki ilişkilere, Kanun’da, ilgili mevzuatta ve fon içtüzüğünde hüküm bulunmayan hallerde Türk Borçlar Kanunu’nun 502 ila 514. maddelerinde düzenlenen vekalet hükümlerinin kıyasen uygulanacağı belirtilmektedir. Bununla birlikte bu düzenleme, fon malvarlığında meydana gelen bir zarara ilişkin tazminatın her durumda doğrudan katılma payı sahibine ödeneceği sonucunu doğurmamaktadır.

Kanun’un 56. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca portföy yönetim şirketi ile portföy saklayıcısı, Kanun hükümlerinin ihlali nedeniyle doğan zararların giderilmesini birbirlerinden talep etmekle yükümlüdür. Aynı hükümde katılma payı sahiplerinin dava hakkı da saklı tutulmuştur. III-56.1 sayılı Tebliğ’in 11. maddesi de katılma payı sahiplerinin portföy yönetim şirketine veya portföy saklayıcısına karşı dava açma hakkını açıkça korumaktadır. Bununla birlikte söz konusu hükümler, zarar fon malvarlığında meydana gelmişse hükmedilecek tazminatın fona mı yoksa doğrudan yatırımcıya mı ödeneceğini açıkça düzenlememektedir. Bu nedenle dava açma hakkının bulunması ile hükmedilecek tutarın doğrudan yatırımcı tarafından tahsil edilebilmesi birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Kanaatimizce, yatırımcının ileri sürdüğü zarar yalnızca fon malvarlığındaki azalmanın katılma payı değerine etkisinden kaynaklanıyorsa, bu zarara ilişkin tazminatın doğrudan yatırımcıya ödenmesi yerine fon malvarlığına kazandırılması daha uygun olacaktır. Fonun tasfiye halinde bulunması durumunda, fon malvarlığına kazandırılan tutarın tasfiye kapsamında yapılacak ödemelerde dikkate alınması söz konusu olabilir. Bununla birlikte Türk hukukunda bu sonucu bütün durumlar bakımından açıkça düzenleyen genel bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle söz konusu yaklaşım, fon malvarlığının kurucu ve portföy saklayıcısının malvarlığından ayrı olması ile kurucunun fon hesabına hareket etmesi esaslarına dayanan bir yorum niteliğindedir.

Nitekim SPK’nın 1 Ekim 2026 tarihli duyurusunda, tasfiye kararından önceki dönemde katılma payı satışları sonucunda fahiş kazanç elde eden ve bu kazancı gönüllü olarak iade etmek isteyen kişiler bakımından her bir fon için ayrı “İsteğe Bağlı İade Hesapları” oluşturulduğu açıklanmıştır. Duyuru uyarınca bu hesaplara yatırılan tutarlar yalnızca ilgili fonun tasfiye malvarlığına dahil edilecek ve tasfiye kapsamında ilgili fonun katılma payı sahiplerine yapılacak ödemelerde kullanılacaktır. Söz konusu mekanizma, özel hukuk kapsamında ileri sürülebilecek tazminat taleplerinin kime ait olduğunu doğrudan belirleyen bir düzenleme niteliğinde değildir. Bununla birlikte, gönüllü olarak iade edilen tutarların belirli yatırımcılara doğrudan ödenmesi yerine ilgili fonun tasfiye malvarlığına kazandırılmasının öngörülmesi, SPK’nın tasfiye sürecinde ilgili fon malvarlığının bütünlüğünün esas alınmasına yönelik düzenleyici yaklaşımı göstermesi bakımından önemlidir.

Buna karşılık, III-56.1 sayılı Tebliğ’in 11. maddesinin ikinci fıkrasında katılma payı sahiplerinin portföy yönetim şirketi veya portföy saklayıcısına karşı dava açma hakkının açıkça saklı tutulmuş olması ve katılma payı sahibi ile portföy yönetim şirketi arasındaki hukuki ilişki dikkate alınarak, yatırımcının doğrudan kendi adına tazminat talebinde bulunabileceği de ileri sürülebilir. Ancak söz konusu düzenleme, dava hakkını açıkça korumakla birlikte, fon malvarlığında meydana gelen bir zarar nedeniyle hükmedilecek tutarın her durumda doğrudan yatırımcıya ödeneceğini düzenlememektedir.

Yatırımcının Bağımsız Bireysel Zararından Doğan Talepler

Fon malvarlığında meydana gelen zarardan farklı olarak, bazı ihlaller doğrudan yatırımcının kendi malvarlığında zarara yol açabilir. III-52.1 sayılı Tebliğ’in 12. maddesinde, yatırımcı bilgi formunda yer alan yanlış, yanıltıcı veya eksik bilgilerden kaynaklanan zararlar bakımından kurucunun sorumluluğunun düzenlenmiş olması bu duruma örnek teşkil etmektedir. Yatırımcının gerçeğe aykırı veya eksik bilgiye dayanarak yatırım kararı vermesi nedeniyle uğradığı zarar, fon malvarlığında meydana gelen bir azalmanın katılma payı değerine etkisinden farklı nitelikte olabilir.

Bu tür bir tazminat talebinin değerlendirilmesinde, yatırımcıya hangi bilgilerin sunulduğu, söz konusu bilgilerin yatırım kararına etkisi ve ileri sürülen zarar ile bilgilendirme yükümlülüğünün ihlali arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığı incelenmelidir. Yatırımcı bilgi formundaki her eksiklik veya yanlışlık, yatırım sonucunda ortaya çıkan bütün kayıplardan kurucunun sorumlu tutulması sonucunu doğurmaz. Kurucunun sorumluluğu, ihlal edilen bilgilendirme yükümlülüğü ile yatırımcının bu ihlal nedeniyle uğradığı zarar çerçevesinde belirlenmelidir.

Tasfiyenin Taleplere Etkisi ve Zararın Hesaplanması

Tasfiye kapsamında yatırımcılara yapılan ödemeler, esas itibarıyla fonun mevcut malvarlığının nakde çevrilmesi sonucunda elde edilen tutarın katılma payı sahiplerine dağıtılmasına yöneliktir. Bu nedenle söz konusu ödemelerin, tasfiye öncesinde gerçekleşmiş olabilecek yönetim veya saklama ihlallerinden doğan zararların tazminiyle aynı hukuki nitelikte değerlendirilmemesi gerekir. Yatırımcının tasfiye kapsamında ödeme almış olması da, geçmiş döneme ilişkin olası sorumlulukların ayrıca incelenmesine engel teşkil etmez.

Fonun tasfiyeye girmesi, fon malvarlığında meydana geldiği ileri sürülen bir zararın hukuki niteliğini tek başına değiştirmez. Bu tür bir zararın katılma payı sahiplerince doğrudan ve ayrı ayrı talep edilip edilemeyeceği, zararın niteliği ve ilgili talebin hukuki dayanağı çerçevesinde ayrıca değerlendirilmelidir. Tasfiye tamamlandıktan sonra ileri sürülecek taleplerde ise talep hakkının kime ait olduğu, davanın kim tarafından takip edilebileceği ve tahsil edilecek tutarın hak sahiplerine ne şekilde yansıtılacağı ayrıca önem kazanacaktır.

Zararın belirlenmesinde de ileri sürülen talebin niteliği esas alınmalıdır. Zararın fon malvarlığında meydana geldiği kabul ediliyorsa, hukuka aykırı işlem gerçekleşmemiş olsaydı fon malvarlığının bulunacağı durum ile fiili durum arasındaki fark dikkate alınabilir. Buna karşılık yatırımcının doğrudan kendi malvarlığında bir zarar meydana geldiği ileri sürülüyorsa, değerlendirme bu zararın kapsamı üzerinden yapılmalıdır. Tasfiye kapsamında yapılan ödemeler, ara ödemeler ve aynı zarara ilişkin olarak daha önce tahsil edilmiş tutarlar da zarar hesabında göz önünde bulundurulmalıdır. Bu çerçevede, yatırımcının başlangıçta fona yatırdığı tutar ile tasfiye sonucunda kendisine ödenen tutar arasındaki farkın tek başına tazmin edilebilir zararı gösterdiği söylenemez.

Hakların İleri Sürülmesi ve Başvuru Yolları

Özel Hukuk Taleplerinin İleri Sürülmesi

İleri sürülecek özel hukuk talebinde, talep hakkının kime ait olduğu ve talebin hangi kişi veya kuruma yöneltileceği yanında, hükmedilecek tutarın kime ödenmesi gerektiği de açıkça belirlenmelidir. Fonun tüzel kişiliğinin bulunmaması, fon malvarlığına ilişkin hakların ileri sürülmesinde temsil ve dava takip yetkisi bakımından ayrıca değerlendirme yapılmasını gerektirir. Özellikle zarara neden olduğu ileri sürülen kurucunun aynı zamanda fonu temsil ettiği durumlarda ortaya çıkabilecek çıkar çatışması dikkate alınmalı, Kanun\'un 56. maddesinde düzenlenen portföy yönetim şirketi ile portföy saklayıcısı arasındaki karşılıklı talep yükümlülüğü ve katılma payı sahiplerinin dava hakkı bu çerçevede birlikte değerlendirilmelidir.

Muhtemel bir talebin hukuki dayanağının ve kapsamının belirlenebilmesi için, ihlalin gerçekleştiği dönemde yürürlükte bulunan fon içtüzüğü ve izahnamesi, yatırımcı bilgi formu, portföy hareketleri, değerleme esasları, risk limitleri ve varsa limit aşımları, çıkar çatışması politikaları ile portföy saklayıcısının kontrol süreçleri birlikte incelenmelidir. Kurucu ile portföy yöneticisinin farklı kişiler olması halinde, taraflar arasındaki görev dağılımı ve ilgili işlemin hangi tarafın sorumluluk alanında bulunduğu da belirlenmelidir. Yatırımcının katılma paylarını edinme ve elden çıkarma tarihleri, ihlalin gerçekleştiği dönem, tasfiyenin hangi aşamada bulunduğu ve yatırımcıya yapılan ödemeler de talep hakkının kapsamı, hak sahipliği ve zarar hesabı bakımından dikkate alınmalıdır.

İdari ve Cezai Başvurular

Fonun yönetimi veya saklanması sürecinde mevzuata aykırılık bulunduğu düşünülüyorsa, yatırımcı ilgili kurum ve işlemlerin incelenmesi amacıyla SPK’ya başvurabilir. Yapılacak inceleme sonucunda mevzuata aykırılık tespit edilmesi halinde, Kanun’un 96. maddesinde öngörülen tedbirler ile ilgili diğer idari yaptırımların uygulanması söz konusu olabilir. Fiilin niteliğinin ceza hukuku bakımından da değerlendirmeyi gerektirmesi halinde ise, sermaye piyasası mevzuatında öngörülen soruşturma mekanizmaları gündeme gelebilir. Bununla birlikte, idari inceleme veya yaptırım süreci ile yatırımcının özel hukuk kapsamında ileri sürebileceği tazminat talepleri birbirinden farklı hukuki sonuçlara tabidir.

Ceza hukuku bakımından, özellikle sermaye piyasası araçlarının fiyatı, fiyat değişimi, arzı veya talebi üzerinde yanlış veya yanıltıcı bir izlenim yaratmaya yönelik işlemler Kanun’un 107. maddesinde düzenlenen piyasa dolandırıcılığı suçu kapsamında değerlendirilebilir. Ancak bir fonun düşük likiditeli, düşük fiili dolaşıma sahip veya yüksek riskli bir sermaye piyasası aracına yatırım yapmış olması tek başına böyle bir sonuca varılması için yeterli değildir. Değerlendirme, işlemlerin amacı ve gerçekleştirilme biçimi ile ilgili suç tipinin maddi ve manevi unsurlarının somut olayda bulunup bulunmadığı dikkate alınarak yapılmalıdır.

Somut fiilin özelliklerine göre Kanun’da düzenlenen diğer sermaye piyasası suçlarının veya Türk Ceza Kanunu hükümlerinin uygulanması da söz konusu olabilir. Bu nedenle ceza hukuku bakımından yapılacak inceleme, fonun zarar etmiş veya tasfiyeye alınmış olmasından ziyade, ilgili işlemlerin niteliği ve bu işlemlerin hangi hukuki yükümlülükleri ihlal ettiği üzerinden yürütülmelidir.

Sonuç

Yatırım fonunun tasfiyesi, yatırımcıya mevcut fon malvarlığından düşen tutarın belirlenmesi ve ödenmesiyle sınırlı bir süreç değildir. Tasfiye öncesinde fonun yönetimi veya saklanması sırasında mevzuata aykırı bir işlem gerçekleştiği ileri sürülüyorsa, bu durumda ayrıca sorumluluğun şartlarının, zararın niteliğinin ve talebin kime yöneltileceğinin değerlendirilmesi gerekir. Katılma payı sahibinin dava hakkının mevzuatta korunmuş olması da, fon malvarlığında meydana gelen her zararın yatırımcı tarafından doğrudan ve payı oranında talep edilebileceği anlamına gelmez.

Kanaatimizce, zarar yalnızca fon malvarlığındaki azalmanın katılma payı değerine etkisinden kaynaklanıyorsa, zarara ilişkin tutarın doğrudan yatırımcıya ödenmesi yerine fon malvarlığına kazandırılması yaklaşımı daha isabetlidir. SPK’nın 1 Ekim 2026 tarihli duyurusunda gönüllü olarak iade edilen tutarların ilgili fonun tasfiye malvarlığına dahil edilmesinin öngörülmesi de, özel hukuk bakımından doğrudan belirleyici olmamakla birlikte, bu yaklaşım ile sistematik bakımdan örtüşen güncel bir düzenleyici uygulama olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık, ihlalin fon malvarlığından bağımsız olarak doğrudan yatırımcının kendi malvarlığında zarara yol açtığı hâllerde, yatırımcının bireysel tazminat talebinin ayrıca ve farklı bir hukuki temelde değerlendirilmesi gerekir.

Güncel Bilgilerden Haberdar Olun

Bilgi Havuzu & Haberler